• Yazılar > Bülent Kınık |
BİR FOTOĞRAF KARESİNİN DERİNLİĞİNDE KAYBOLMAK İnsanı insan yapan özellikleri tüm bilim adamları yıllardır tartışmışlar. Ona ,düşünen canlı, sosyal, her an kendini yenileyen, bulunduğu ortama uyum sağlayan ve uyum sağlanması için de tüm koşulları hazırlayan varlık demişler. İnsanı insan yapan en önemli özelliği yüreğidir. Öyle derindir ki insan yüreği sanki içinde okyanusları barındırır. Bu okyanuslar ki an gelir kıyısında karıncaların su içeceği kadar durgun, an gelir anakaraları yutacak kadar hırçın… Bazen ezginin nağmelerine takılır, bazen bir güzelin gamzelerinde eğlenip bir yel olur saçlarında ve gözlerinin derinliğinde kaybolur. Bazen taştan da sert duygusuz, bazen bir fotoğraf karesinde geçmişin gizemli dünyasında uzun bir yolculuğa çıkar, gider, gider, kaybolur. Öncelikle hazırlayan dostları gönülden kutladığım, onlara teşekkürü bir borç bildiğim Köyüm, Bademler’in internet sayfasında bulduğum bir fotoğrafı bilgisayarımın açılış ekranına arka fon yaptım. Her sabah iş yerimde bilgisayarımı açtığımda bu fotoğrafla başlıyorum güne. Bir 19 Ağustos Deniz Bayramı’ndan yansıyan bir fotoğraf karesi bu… Azmak’ta Batı Mevzi’ye, çocukluğumuzun deyimiyle Küçük Deniz’e yakın bir yerde sahilde kumdan yaptıkları masanın etrafına oturmuşlar, kum masadaki sırlı çanaklarda görünen mezeleri karpuz ve Babamın (Hüseyin Kınık) elinde şarap şişesi, şarabı bardaklara koyup dağıtmak üzere. Herkesin yüzende bir gülümseme, rahat, huzurlu, mutlu bakışlarla kim bilir hangi Almanyalı’nın objektifinde ölümsüzleşiyorlar. 1970’lerin ilk yıllarına ait bir fotoğraf. Bazılarını tanıyamadım. Hasan Balyan (Kınacı’nın Hasan), Ali Özkan, Halil Ok (Bekçi Halil) bunlar ayakta.Yılmaz Uysal, Hüseyin Kınık (Babam), Kooperatif Müdürü Veli Bey, Hüseyin Karagöz (Mişon Emmim), Hüseyin Duran (Dayım), köyümüzün övünç kaynağı, çok şey borçlu olduğumuz Mahmut Türkmenoğlu, Ali Şengül (Hoşgör Ali Bey), Halil Şengün (Yaniçi), deniz kenarında bile çıkarmadığı fötr şapkası ve ceketi, siyah gözlükleriyle çocukluğumun virtüözü, kulağımdaki ezgilerin yaratıcısı, küt parmakları cümbüşünün tellerinde Murat Coşkun (Utçu Murat), Mahmut Gönül (Mamut Aga) oturuyorlar. Tanımadığım daha birçok kişi… Karedeki 19 kişiden 10’u şimdi hayatta değil. Bu fotoğraf beni yıllarca geriye, 40 yıl öncelerine, çocukluğumun Deniz Bayramlarına götürdü. Daha doğrusu yüreğim bu karede derin bir yolculuğa çıktı. Ulaşım ve sosyal, ekonomik olanakların gelişimiyle denizle iç içe olan köylülerim için Deniz Bayramı’nın yine de önemini yitirmemesi öz kültürümüze verilen değerin göstergesidir. İnsanlarımız at arabaları, atlar ve eşekler yerine modern ulaşım araçlarıyla Azmak’ta Deniz Bayramı’nda buluşacak. Birbirini uzun süre görmeyenler görüşüp hasret giderecek, pişiler dağıtılacak, lokmalar yapılacak, kumdan masaların etrafında kadehler tokuşturulup dostluklar pekiştirilecek. Gençlerin organizesiyle gerçekleştirilen yarışmalar zevkle izlenecek. DENİZ BAYRAMLARINA BİR YOLCULUK Bademler Köyü’nde, Köyümde özgün, anlamlı günlerden biri Deniz Bayramı. Köy yerinde kurulduğundan beri belki bu bayram vardı. İnsanlar önceleri ağaç biçme sonraları bağcılık ve sonra da tütün işinde çalışırlardı. Bütün bir yılın yorgunluğunu kışın evlerde yapılan toplantılarda gerçekleştirilen “dem”lerle yazın da sarı sıcak altında bir gün de olsa kutlanan deniz bayramlarıyla atıyordu. Ortaasya’daki Şamanist Türk kültürü gereği birtakım kültler (tapınma alanı) vardı: ırmaklar, engin denizler, ulu ağaçlar, yüce dağlar, ocak, toprak vd. gibi. Bizdeki Deniz Bayramı’nın da temelinin Şamanist su kültüne dayandığını sanıyorum. Çünkü; birçok geleneğimize ve dinsel kutlamalara bakıldığında ya Şamanizmin ya da antik Anadolu kültürünün izlerini taşıdığını görmek mümkün. Zaten bir kültür önceki kültürler üzerine kurulur.Eski temelin üzerine çıkılan yapılar gibi. Ay üç günlük yani hilal biçimiyle batı ufuklarında görüldüğünde Anam hemen duaya başlar:”Ay gördüm, nur gördüm. Ali ile Muhammed’i bir gördüm. Allah çok aylara nasip eyle yarabbi..”der ve ellerini yüzüne sürer diz çöküp toprağı öperdi. Çok eski zamanlarda Ay Tutulmasında silah atımı ve teneke çalınması Antik Anadolu inançlarında Ay Tanrıçası Artemis’e yapılan yakarış ya da onu kurtarma mücadelesinin İslamlaşmış şeklinden başka bir şey değildir. Deniz Bayramı’nda denize varan yaşlılar önce denizin kumla birleştiği yere niyaz ederler, demledikleri çayı ikram etmeden önce birkaç damlasını toprağa ya da denize dökerler…tüm bunlar eski kültürlerin uzantısının ürünü olarak bilinmeden gerçekleştirilir. BAYRAM SEVİNCİ Her yılın 19 Ağustosu yaklaşırken bir heyecan sarardı herkesi, özellikle de çocukları. Bir sevinç yumağında kaynaşır, sarmaşırdı herkes. Önce denize ne ile gidileceğinin planı, aile bütçesinin hesabı yapılırdı. Bazı insanlar konforlu bir şekilde yolculuğu garantileyebilmek için hali vakti yerinde, at arabası olan bir kişinin tarlasında günlerce tütün kırardı. Ya da var olan evdeki eşeğe bir eşek daha ödünç alınırdı. Hesaplar yapılır, bütçeler denkleştirilir, yeni giysiler diktirilir (satın alma yoktu o zamanlar) yiyecek stokları edinilirdi. 18 Ağustos günü öğleye kadar çalışılır ya da hiç çalışılmazdı. Arife gününde Bayram hazırlıkları yapılırdı. İşte bir yıldır kurulan hayallerin gerçekleşme zamanı gelirken yaşlılar yine temkinli konuşurlardı ”Ya nasip!” derlerdi. Hatta Bayram sabahı eşeğe keletirleri sararken Kardeşim Levent: ”Baba, gidiyor muyuz?” diye sorduğunda Babam: ”Ya nasip!” dediğinde küçük kardeşimin “Nasip işte!!” diye bağırması denize ve bayrama özlemin küçük bir isyanıydı. Arife günleri beni hep etkilemiştir. Akşamüstü çamaşır çardaklarında banyolar yapılır, tertemiz olunurdu. Ocakta kuru zeytin odunlarının çıtırtısında güveçte pişen patlıcan (badılcan) aşının kokusu ve tulumun dibinde kalan kurumaya yüz tutmuş süt peynirinde yapılan tavada kızaran böreklerin, biber ve patlıcan dolmalarının baş döndürücü aroması beni çok etkilerdi. Yapılan yemekler, kap kacaklar, zeytinyağı ve tuza varıncaya kadar tüm hazırlananlar akşamdan keletirlere (küfelere) yerleştirilirdi. Sonra sabahın mutluluğunu yaşamak için bir türlü dalamayacağımız uykuya çekilirdik. Her gün tütün kırmaları için başında davul zurna çalınsa kalkmayan biz çocuklar herkesten önce hatta güneşten önce günü karşılardık. Hayvanlara, at arabalarına (uzun bir süre sonra kamyonlara) yükler yüklenir ve çardak kapılarının önüne iki boş köğün (keletir) konur, yola çıkılırdı. Geride sadece iki köğünle kapısı korunmuş boş çardaklar, çardağın dibinde serin bir köşede dili bir karış dışarıda kendinden geçmiş köpekler, sessizliğe başını kaldırmış bağlandıkları yerde çakılı kalıp melil melil bakan inekler ve sarı bir sıcak kalırdı. Büyüklerin aklı bunlarda ve de tarlanın sararmış, bir türlü hakkından gelinemeyen tütünlerinde kalsa da çocukların gözünü Azmak denizinin maviliği, ayaklarını kumların sıcaklığı, tüm bedenlerini kayalardan atlamanın heyecanı çoktan sarmıştı bile. DENİZE YOLCULUK Yolculukta çocukların kışkırtmalarıyla yapılan rekabetsiz eşek ve araba yarışmaları, köylünün birbirini selamlaması hatta hayvan üstünde ve de yaya gidişte yapılan yarenliklerle Ovanın yeşilliklerinde kaybolurdu insanlar. Torlak Kavağı, dibinde karpuz kavun satılan ulu çınar ağaçları, küt küt çalışan bacak kalınlığında yer altının hazinesini fışkırtan Pancar motorlarıyla bende derin izler bırakmıştır. Sabah toplanan üzüm ve bardacık incirlerinin üstüne burada alınan karpuz ve kavun, bayram sofrasının şölene dönüşeceğini haber verirdi. Derken bir virajdan sonra o zamanlar yolun üstünde, şimdi altta zavallı duran taştaşüstü ve her geçişte anlatılan öyküsüyle bize çok azametli görünür, karşısında insan kendisini çok küçük ve çaresiz hissederdi. Çok çok önceleri belki de ilk insanların toplayıcılık avcılık çağlarında ölüm olgusu yokken insanlar da bu kavramdan korkmazlarmış. Olmayacak işleri yaparlar, ırmaklara yol açarlar, koca koca kayaları sırtlarında sepet taşır gibi taşırlarmış. Yine böyle bir durumda işte tam orada bir adam sırtında taşıdığı on tonluk bir kayayı bir nebze olsun dinlenmek için aynı büyüklükteki bir kayanın üstüne koymuş. Biraz soluklandıktan sonra kalkacakken karşıdan gelen biri ona: ”Hu..!Duydun mu ilerideki yamaçta oturan falanca ölmüş.!”demiş. Önce anlam verememiş bu olaya gidip yerinde görmüş bu karanlık gerçeği “Ha..!demiş demek bu da var yazgıda!” ama dönmüş geriye taşa yanaşmış, sırtını dayamış; ama nafile, değil kaldırmak kıpırdatamamış bile taşı yerinden. İşte o günden bugüne taş taş üstünde kalmış. DÖNÜŞ YOLCULUĞU Rahmetle ve saygıyla andığım Hüseyin Özkan’ın DENİZ BAYRAMIYLA İLGİLİ NOTLAR *Denizden, deniz yolundan odun, çalı çırpı getirmenin aileye uğursuzluk getireceğine inanılırdı. *Deniz Bayramı geleneksel ve çok önemli bir bayram olduğundan katılmamak olmaz, bulup buluşturulur mutlaka gidilirdi. O günü çoluğa çocuğa yaşatmak toplumsal bir sorumluluk ve borçtu. *Denize at arabasıyla gitmek bir lüks ve ayrıcalıktı. Dosta Emmi de bu lüksü yaşamak için Bodur Emmi’nin tarlasında tütün kırar günlerce. At arabasıyla gidecek, dönüşte insanlara anlatacak çok şeyi olacaktı. Bayram günü gelir binerler arabaya ve yola çıkılır. Arkada oturmaktadır bizimkisi. Araba da kalabalıktır hani. Hafif bir yokuşta, in ve ittir derler Dosta Emmiye. Her yüz adımda bir aynı işkence. Denize varılır ama herkesin özellikle de Dosta’nın pestili çıkar. Pes eder geri dönmekten.”Denize neyle gittin?” derlerse sadece “Bodur’un arabayla derim, başka söze gerek yok!”dermiş. *Anam anlatırdı: ”Deli Hüseyin Emmi o zamanlar çok varlıklı. Arabası da görkemli. Türkmen anasının kucağındaydı. Araba tam böğürtlen ormanının yanından geçerken çocuk böğürtlen istemiş. Anası da uç daldaki parmak kadar kocaman böğürtlen için uzanınca tamamen dolu ve hareket halindeki arabanın dengesinin bozulmasıyla herkes kendini böğürtlen ormanının içinde bulmuş.” *Dedem Abbas Duran ve Kardeşi Remzi (Kürt İmize) at arabası yüzünden tartışırlar. Dedem arabaya almaz kardeşini Bayram sevincinin doruğa ulaştığı zamanda Gediz çayı geçilirken İmize Emmi daha önce gidip saklandığı yerden birden çıkınca atları ürkütmüş ve gerisini de siz düşünün. Evet Deniz yolu daha nice maceraları saklar yol kenarındaki çalılarda, ağaçların yapraklarında, zeytinlerin yeşilliğinde. Yaniçi (Halil Şengün) de elim, anlaşılması zor bir kaza ile hayatını kaybetti deniz yolunda. Anam ve babam ve akrabalarım da bir kaza geçirdi o yollarda. Kırıklar vardı vücudunda atlattı kazayı ama sonra ecele yenildi anam. Rahmetle, saygıyla anıyorum onları da. Yollara, ağaçlara, insanları selamlayan dallara, gülen kır çiçeklerine Azmak Denizi’nin maviliğine selam olsun. Selam tüm dostlara…
|

|
|
|
|